Şimdi tanıtacağımız eser, ülkemizden çok uzaklarda, Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de dünyaya gelmiş bir akademisyen, Yeditepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Dr.Feroz Ahmad tarafından yazılmış "Bir Kimlik Peşinde Türkiye" isimli eser. Birçok özgün eseri yayın dünyasına kazandırması ile dikkat çeken İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınlarınca birinci baskısı Aralık 2006'da, ikinci baskısı Nisan 2007'de yapılan eseri Türkçeye Sedat Cem Karadeli çevirmiş.
Eserin yazarı olan Prof.Dr.Ahmad, ağırlığı tarih olmak üzere, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi alanlarındaki akademik hayatını Hindistan, İngiltere, ABD ve ardından emekli olduktan sonra Türkiye'de Yeditepe Üniversitesinde sürdürmekte.
Yazar, Osmanlının kuruluşundan günümüze kadar geçen süreçte gelişen tarihsel olayların, kendi ifadesiyle "dışarıdan bakan biri" olarak sentezlenmesi sonucunda kolayca okunabilir bir eser sunma amacını taşıdığını belirtiyor. Osmanlının kuruluşundan Türkiye Cumhuriyetine uzanan sürecin toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel veçhelerinin "bir kimlik arayışı" çerçevesinde incelenmesi eserin temelini oluşturmakta.
Prof.Ahmad'ın uzun yıllara dayanan çalışmalarının özgün bir sonucu olan eser, yaşadığımız coğrafyada kurulan bir aşiret tarafından kurulan devlet
düzeninin dayandığı dini ve kültürel temellerin gelişimini, tarihsel ve
toplumsal olayların yüzyıllar sonra ulaşılan "millet olma" kavramıyla
birleşmesini, devamlı değişen bir "kimlik" harcıyla kararken,
birbirinden farklı sonuçlara da ulaşıyor.
Eseri okurken; "Türk" adının ortaya çıkışından Osmanlıda dinin rolüne, devşirmelerin otorite elde etmesinden Bektaşilerin askerî hizmetlerdeki etkinliklerine kadar, ender rastlanılabilecek birçok ayrıntıyı satır aralarında bulabilirsiniz.
Batılıların hızla gelişmesine neden olan Sanayi Devrimi ile milliyetçilik akımlarının başlamasına neden olan Fransız İhtilalinin Osmanlının devlet düzenine, ekonomisine ve toplumsal yaşantısına olan etkisi ve sonuçları objektif biçimde ortaya çıkarılmıştır.
Dünya tarihine damgasını vuran güçlü bir milletin, "kısa ancak özlü tarihinin anlatısı" olarak değerlendirebileceğimiz eser, meraklıları için referans kaynağı olma özelliğine de sahip.
Sonunda detaylı bir kronoloji de bulunan eseri, okumanızı tavsiye ediyoruz.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
10/12/2009 · Kategori: Makaleler
Bir okuyucu için, hem fiyatlarının ucuzluğu hem de en yakın
kırtasiyede bile bulunabilir olması ilgiyi artırır olmuştu “Kişisel
Gelişim” kitaplarına. Oysa, güçlü bir tarih ve ya bilimsel eserlere ulaşabilmeniz için mutlaka geniş bir kütüphaneye gitmeniz gerekiyordu. Bu
kitapların, burnumuzun dibinde çok ucuza alınabilmesine ve olağan dışı
şekilde ilgi görmesine neden olan şey neydi? Bir merak mı, bir ihtiyaç
mı, ya da verdiği yüksek bilgi mi.? İşte bu konuyu size farklı bir
açıdan aktarmaya çalışacağım.
İlk bakışta bağlantısız gibi görünüyor olsa da, art niyetli egemen
çıkar gruplarının doymak bilmez yabanî “kâr” güdülerinin yeni bir oyunu
oynanıyordu üzerimizde.
İnsanın yaşayacağı kısa zaman süresince varmayı hedeflediği amaçlarının (hayallerinin) olduğu, insanın “bireyselliğini”
ve içindeki mevcut potansiyelini ön planda tutarak bu amaçları
gerçekleştirmek için nasıl organize ve motive olması gerektiği
anlatılır bu kitaplarda. Kişisel gelişimin aşıladığı yeni güçlü duygularla
inancın (aynı zamanda özgüvenin) pekiştirilmesi, kişiyi harekete
geçirecek şekilde dizayn edilmesi, sorunlarla başa çıkabilmek ve “kendiliğin gerçekleştirilmesi”
için zorunlu görülür. İdeal, anlamlı ve doyurucu bir hayatın yaşanması
için yanlış çözümlere yapışmadan, yeni erdemlere yüksek duyarlılıkla
bağlanmak ve yaşam biçimi haline getirmek, kendine yeni rehberler
(bazen gurular) edinmek gereklidir.
Hayat gerçekten böyledir bu kitaplara göre. Ancak önerilen yöntemler
bizleri bu sonuçlara mı, yoksa bir kaosa mı sürüklemektedir bu
belirtilmez. Hep mutlak başarının sağlanacağı ve bireyin kişisel olarak
gelişeceği vurgulanır.
Niyet bu olsaydı, sağlıklı bir toplumsal düzeninin insanî değerleri
de anlatılmalıydı bu kitaplarda; sevgi ve saygı, yardımlaşma, anlayış
ve hoşgörü de yer almalıydı. “Kişisel gelişim ya da özgüveni
gerçekleştirmek” adına, hep daha fazlasının bireyin yoluna dökülmesi ve
böylece bireyin arzularının tatmin edileceği varsayılıyordu.
Gerçekte ise, durum böyle kışkırtıcı ve heyecan verici cümleler
kullanılarak romantize edildiği gibi değildir. Özenle ve kaba bir
şekilde vurgulamak gerekir ki, sizin kişisel gelişiminiz ve
hedeflerinize en kısa şekilde ulaşmanız, ne o yazarların ne de
yayınevlerinin umurunda bile değildir. Onların sizleri düşünmesi için
en ufak bir neden bile yoktur. Bir İngiliz Lordu, yüzlerce kilometre
öteden ayağınıza gelerek neden konferanslar versin ki.? Yaşayan her insanın derdi
olan “dolgun bir cüzdan” dır Lordu da bu yola iten.
Demek ki, bu yolun sonunda ekonomik gerekçeler aramamız gerektiğini
kavramış olduk. Öyleyse, kişisel gelişim ile ekonomik çıkarlar arasında
nasıl bir bağlantı kurmamız gerekiyor, şimdi o sorunun cevabını bulalım
hep beraber.
18 ve 19. yüzyıllarda sanayileşme ile birlikte, feodal
derebeylikleri ve aristokrasinin gücünü kaybetmesi ile yeni egemen
güçler ve toplumsal sınıflar ortaya çıktı. “İnsan Hakları”na dikkat
çekilerek derebeyleri ile aristokrasinin hâkimiyetinde bulunan alt
gruplardaki insanların yeni toplumsal yapıya sempati duymasına
çalışıldı. Yeni egemen sınıfların meşruiyetinin sağlanması ve bu
meşruiyetin alt gruplar tarafından kabul edilmesi gerekiyordu. Ayrıca
sanayinin ve büyük fabrikaların bu insanlara ihtiyacı olacaktı. Öyle de
oldu. Sanayileşme ile birlikte bu insanlar, büyük fabrikalarda ancak
karınlarını doyurdular, 55 m2
evlerde kabalık gruplar olarak kaldılar. 140-150 yıl boyunca büyük bir
sorun yaşanmadı ve üretim (dolayısıyla kâr) büyük bir hızla arttı. İki
büyük dünya savaşı ile birlikte devletler büyük kayıplar yaşadılar.
İmparatorluklar yıkıldı, yeni devletler ve devletçikler kuruldu.
1950’lerden sonra küresel güç olmakla birlikte yarışta geriden kalan
Fransa, İtalya, İspanya ve İngiltere’nin yanına, askerî gücünü kaybedip
enerjisini mekanik ve elektronik alanına kaydıran Almanya ve Japonya,
Komünizmden uzaklaşıp emek yoğun nüfusunu pragmatik şekilde
değerlendiren ve büyük sermaye yatırımları çeken Çin, küresel oyuncu
olarak katılmıştı. Süreç sonunda, A.B.D.’nin küresel hâkimiyeti “Yeni
Dünya Düzeni” sloganıyla tescillenmişti.
Gerek dünya ölçeğinde, gerekse gelişmiş devletler arasında büyük
savaşların olmayacağı öngörüldüğünden, savaş ekonomisi kuralları da
uygulanamazdı. Savaşlardan çok çekmiş ve görece maddi refaha yeni
ulaşmış insanları, savaşa ikna etmek artık daha da zorlaşmıştı.
İnsanlar savaşmak istemiyordu. Yeni küresel efendi A.B.D. bile Vietnam
sendromunu üzerinden atamamıştı. “Güneş batmayan imparatorluk” olan
İngiltere ekonomisinin geleneksel temellerinin çökmesi ve yeni döneme
intibak etmesindeki beceriksizliği, onlar adına oldukça rahatsız edici
oldu. Onlar da yeni dönem tüketici politikalarında önemli rol almaya
hazır hale geldiler.
Yeni düzen şartlarında pazar daralmış, kârlılık oranı %25-30’lardan
%10-15’lere düşmüş, küresel oyuncular da çoğalmıştı. Üretilen fazla
miktardaki malı alacak yeni bir “tüketim
modeline ”ihtiyaç duyulmaktaydı.
Daralan pazarın genişletilmesine yönelik yeni tüketim modeli hemen
oluşturuldu. Yeni ilgi alanlarının ve yeni tüketici kalıbının
oluşturulması hedeflendi. Gelişmiş ülkelerdeki yaşlı nüfusun yüksek
orandaki artışı ve tüketime istenen seviyede katkısının olmaması yeni
arayışlara neden oldu. Geriye kalan kadınlar (Kadınlar en önemli
tüketici kitlesiydi.) ve gençler tüm kitle adına tüketimi sırtlamak
zorundaydı. Bu kesimlere yönelik, bireysel mutluluğun tüketim
mallarının birikimiyle elde edileceğine dair var olan vurgunun
artırılması, bu birikime en çok sayıda insanın sahip olması için
yapılabilecekler düşünüldü.[1]Tüketici, kendisine sunulan ürünlerin
tümünü en yüksek fiyata alabilecek şekilde bir alışkanlık ve
psikolojiye sahip olmalı, doğuştan sahip olduğu “güçlü bir lider”,
“zengin, başarılı ve etkili bir işadamı” ve “the best” olma güdüsünün
tüketime yansıtılması sağlanmalıydı.
Piyasa ekonomisi, sınır tanımayan ve doymayan arzuların “kişisel
gelişim” adı altında açığa çıkarılmasına, diğer insanlar arasında
farkındalık yaratılmasına ve ön planda yer alarak liderlik iddiasını
tetikleyen bu politikayı, tüketimi artırdığı sürece destekleyecektir.
Liderlik kabiliyetini arzulayan, farkındalığını artırmaya çalışan,
özgüvenini geliştirmiş bireyin, bu yeni kalıba uygun bir tüketim
kültürüne sahip olması kaçınılmazdır. Birey; olmayı istediği liderin,
iş yaşamının ve kültürün tüketim kalıplarına uyum sağlamak zorunda
hissedecektir kendisini.
Her gördüğünü, ihtiyacı olup-olmadığını sorgulamaksızın alan İngiliz
ailelerin evlerinin adeta ambara dönüştüğünü ve bu fazlalık
malzemelerin açık artırma yoluyla tekrar satılarak evin boşaltılmaya
çalışıldığını CNBC-E’de seyrediyoruz hep beraberce.
Kendisi olmak yerine başkası olmayı, sahip olmadığının üzerinde
harcama yapmayı arzulayan insanın, sonuçta ne olacağını önceden tahmin
etmek zor değildir. Burada uzun uzadıya değinmeyeceğiz. Çoğu zaman
hüsranla sonuçlanacak bu paranoyanın, hayal kırıklığının nereye
varacağı düşünülmez. Zaten bu sorun, toplumun sorunu olduğundan,
sermaye sahibinin sorunu değildir.
Ahlâkî değerleri ortasından yırtarcasına, özellikle kadın ve
gençlerin kişisel gelişimin biçimlendirilmesi ve tüketime
yönlendirilmesi şeklindeki gizlice yürütülen bu propaganda,
toplumsal paranoyaya, hayal kırıklıklarına, cinsel özgürlük adına
sapkınlıklara, hırsızlık, gasp ve yağma yapmaya hazır bir kitle
oluşumuna zemin hazırlamaktadır. (17 Ağustos Gölcük depreminin ve Eylül
2009 İstanbul sel felaketinin ardından ortaya çıkan yağmacıları
unutmayalım.)
Geniş bir kitlenin içinden çok az bir kısmının, arzulanan hedefe
ulaşabilecek olması, manevî dinamiklerin kontrolünden yoksun yapılan
güdülenmenin; acımasız, hoşgörüsüz, başkalarının haklarına karşı
saygısız, kendini düşünen (egoist), zevkçi (hedonist) bireylere neden
olacağı şüphesizdir.
Toplumları incelediğimizde, hedefine ulaşmak için hırslanarak her
türlü riski göze almış ancak sonunda muvaffak olamayarak kontrolünü
kaybetmiş, enerjisini kaybederek kişiliği zedelenmiş insanları görmemek
mümkün değildir.
Toplumun sağlıklı bir şekilde varlığını devam ettirebilmesi, güçlü
kişilikli bireylere sahip olmasına bağlıdır. Buna kimsenin bir itirazı
olamaz. Ancak yapılan sinsi propagandayı ve muhtemel sonuçlarını
sizinle paylaşmak bizim aslî görevimizdir.
[1] Eric J.Hobsbawn, Sanayi ve İmparatorluk, s.64)
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Türk Siyasi İlimler
Derneği’nin siyasi ilimler alanındaki önemli çalışmaları (Özellikle Amerikan
siyasi klasiklerini) ülkemize kandırmadaki rolünü, Juan Linz’in “Totaliter ve
Otoriter Rejimler” isimli eserini tanıtırken aktarmıştık. (bkz.
http://fikirsofrasi.blogcu.com/totaliter-ve-otoriter-rejimler/6421490)
Tanıtmaya çalışacağımız ise,
Amerikalı önemli bir siyaset bilimci olan Seymour
Martin Lipset tarafından 1960 yılında yazılmış, Mete Tunçay Hoca
tarafından dilimize çevrilerek 1964 yılında yayınlanmış hale bir başvuru kitabı
olarak yararlandığımız bir eser: “Siyasi İnsan”.
Demokrasinin varlığını
sürdürebilmesi için gerekli şartların oluşması ile bu şartların kıta
coğrafyalarındaki izlediği rotanın yalın bir dille aktarılmaktadır.
Demokrasi ile
totaliter/otoriter rejimler arasındaki ilişkinin sosyal disiplinler (siyasi
ilimler, sosyoloji ve psikoloji) kullanılarak aktarıldığı eser, demokrasinin
fikri temellerine vurgu yapmaktadır. 5 bölümden oluşan eser (Giriş, Demokratik
Düzenin Şartları, Batı Demokrasilerinde Oy Verme, Amerikan Toplumunda Siyasi
Davranış ve Özel Hükümetin Siyaseti: Bir Örnek Olay), demokratik düzenin
yerleşmesinde; demokratik düzenin sosyal gerekleri, sınıflar arası ilişkiler ve
sınıfların düşünceleri, iktisadî gelişmenin etkisi, aşırılıkların rolü, oy
verme pratikleri, bilgi edinmenin gerekliliği ve bir örnek model: sendikal
hareketin analizi gibi konuları mercek altına alıyor.
Eserde; içerisinde meşru
muhalefete izin veren hareketlerin, diktatörce yöntemlere başvuran hareketlere
göre daha çok birleşmiş ve sadakat gösterecek kitlelere sahip olabileceği
şeklinde, ezber bozan açıklamalara da yer verilmekte.
Oy verme kalıplarının
incelemesinde, Joseph Schumpeter’in: “Siyasetin,
dinin, teknolojinin, resimin, şiirin ve her şeyin tarihinde hiçbir dönem kendi
izahını kendi içinde taşımaz. (Çeşitli dönemlerdeki) olayları anlamak için….
çok daha geniş bir zaman parçasını araştırmalısınız. Bunu yapmamak, amatörce
bir hevesin nişanesidir.?” şeklindeki sözünü aktaran Lipset, oy veren
kitlelerin değerlendirilmelerinin uzun zaman devreleri boyunca yapılması
gerekliliğini belirtiyor.
Yazara göre; iktidardakilerin
değişmesi, sistemin bütün üyelerinin idare makamlara geçmek bakımından eşit
şansı öngören demokratik değerin bir icabıdır. Bundan ötürü, demokratik bir
sistem içindeki bütün yüksek statülü iktidar mevkiinde olanlar, demokratik
değerleri kabul etmişlerse, yerlerini kaybetmeyi göze almalılar.
Son kısımda, yazarın,
demokratik düzenin koşullarını ortaya koyma çabasının, demokrasinin olmadığı
yerlerde demokrasinin gelişmesine yol açabileceği şeklindeki inancının
gerçekleştirileceğini önceden kestirmek ise güçtür.
Anladığım kadarıyla, yazar,
20.yüzyılın ortalarındaki batılı ülkelerdeki demokratik değerleri anlatmanın
Asya ve Afrika’daki siyasi düzenlere bir faydasının olacağını umuyor. Lipset,
sonucu ne olursa olsun kötümserliğe gerek olmadığını, güçlü olmak gerektiğini
belirtiyor.
Siyasete ilgi duyanların,
analistlerin, toplumbilimcilerin ve diğer tüm ilgililerin okuması gereken bir
eser.
Türk Siyasi İlimler Derneğine
ve Seymour Martin Lipset’e teşekkür borcumuz var.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
6/12/2009 · Kategori: Makaleler
Uzun
zamandır pusuya yatmış, ardından diğerlerinin geleceği skandal haberin ilkini
bekliyordum. O haber, Irak’ta görevli özel güvenlik şirketi Blackwater’in
kurucusu Eric Prince’nin “CIA için çalışan bir casus olduğu” haberini yapan
Star gazetesinin haberiyle gelmiş oldu.
Özel
güvenlik şirketlerine karşı tepkimi ifade etmeme neden birçok teknik ve özel husus
var. Bu tepkime neden olan bir hususa, NYT yazarı Thomas L.Friedman’da, Sabah
gazetesi ekinde yer alan yazısında değinme lüzumu hissetmiş.
Türk
medyasının ve kalem oynatanların “güncel popülizmi yakalamadığı” gerekçesiyle
fazla ilgilenmediği bu konu, arka plan Amerikan yöneticilerinin hissiyatını
açığa vurması açısından hayli önemli. Pentagon ve Amerikan Savunma Bakanlığı
yetkililerinin, ordu personeli yerine Blackwater gibi özel güvenlik
şirketlerini yurt dışında artan oranda (bu oran Irak ve Afganistan’da %50) ikame
etmesinden bahsediyoruz. Büyük Amerikan askerî gücünün bu tasarrufu, arkasında
yatan gerekçesinin iflas etmiş bir psikolojiyi yansıtması açısından mükemmel
bir örnek sunuyor bize.
Kısa
bir giriş yaptıktan sonra konuyu şimdi açabiliriz.
Amerika’nın
Irak ve Afganistan’a müdahalesiyle birlikte Pentagon ve Savunma Bakanlığı, özel
güvenlik şirketlerinden “Hizmet kiralama” yoluyla faydalanmaya başladı. Böylece
bu firmaların sebep olduğu, Haçlı zihniyetine sahip olmak, Irak’taki
Müslümanların ve İslam’ın yok edilmesi, yolsuzluk ve suistimal gibi ciddi
iddialar art arda gelmeye başladı.
Ulusal
güvenlik hizmetinin (Her mazlumun olduğu yerdeki Amerikan sorumluluğunu
kastediyorum) taşeron şirketler yoluyla sağlanması konusunda Amerikan halkının
ne düşündüğü konusu şu an için meçhul. Ancak, bizim de bildiğimiz kayda değer
bir tepkinin gösterilmemesini, savaş karşıtlığıyla bilinen Amerikan halkında
“Wietnam Sendromu”nun halen devam ettiği şeklinde yorumlayabiliriz. Bu sessiz
rızanın sağlanmasında, bu sendromun etkili olmadığını en azından iddia
edemeyiz.
Bu
yeni yöntemi önemli kılan, devletin diğer asli görevlerinin de sivil taşeron
şirketlere verilebilmesinin önünü açan ilk uygulama özelliği taşıyor olması. Weber’in
“bürokrasi” modelini temelden çatlatan bu uygulama, pratikte verimli,
uygulanabilir ve Amerikan halkınca kabul edilebilir gözükse de kazın ayağı öyle
değil.
Nedenlerini
açıklayalım.
-
Halklar, yüksek yoğunluklu çatışma dahil her türlü ordu görevinin kamusal
niteliğine katılarak devleti denetleme görevini yerine getirirken aynı zamanda
birinci elden politika yapımına etki ederler. Bu etki, evrensel hukukî normların
uygulanmasını ve insan hakları ihlallerinin önlenmesini doğurur. Taşeronlaşma
ile birlikte, cam bir fanusu uzaktan izleyen seyirci konumuna düşen halkın, devlet bürokrasisinin kontrolsüz olarak belirleyeceği
politikaları etkileyememesi söz konusu olacaktır.
- İkinci
olarak, devletler önemli kararların arifesinde, askerî kararların alınmasında,
mali ve siyasi krizlerin önlenmesinde anketler, referandumlar ve seçimler
yoluyla halkın görüşüne ihtiyaç duyarlar. Bu başvurmanın sonucu, politikaların
belirlenmesinde ve kararların uygulanmasında yüksek oranda göz önünde
bulundurulur. Aslî görevleri taşeronlara devredilmiş, görüşlerine
başvurulmayacak bir devletin vatandaşları için politika belirlemeye gerek var
mı?
-
Amerikan savunma bütçesinin dünya ölçeğindeki büyüklüğü bilinmektedir. Bu
bütçenin büyüklüğü, Pentagon, Savunma Bakanlığı ve CIA içerisindeki üst düzey
görevlilerin iştahını kabartacaktır. (Blackwater şirketinin sahibinin CIA
elemanı olduğunu hatırlayın) Müteahhitliğin vazgeçilmez gereklerinden olan şaibeli
alım-satım hilelerinin kendini göstermesi kamuoyunun dikkatini bu konuya
çekecektir. Özel güvenlik şirketleri ile yakın temasa geçecek görevlilerin, tarihi
skandallarla dolu bu ülkenin arşivine yeni skandallar eklemesi muhtemel
gözükmektedir.
- En önemli gerekçe şudur. Thomas L.Friedman’ın
NYT’de bahsettiği gibi, devlet, sürecin pratikliğinden dolayı bir sürü hukuk
normunu göz ardı ederek taşeron firmalardan daha verimli bir hizmet elde
edebilir. Oysa, hukukun normlarına uygun şekilde adaleti gerçekleştirme adına
hareket eden kamu görevlileri, askerî hizmetin bir gereği olan şiddetin
kontrolünü bu ilkeler doğrultusunda kontrollü bir şekilde gerçekleştirecektir. Hesap
verme sorumluluğu ve zorunluluğu bulunmayan, varlığını “maksimum kâr” güdüsüyle
gerekçeleyen güvenlik şirketlerinin, Amerikan geleneksel değerlerini dikkate
almayacağı ise kesin. Kamunun zorunlu hukukî ve estetik kurallarına uymak
yükümlülüğü bulunan ordu birlikleri ile bu zorunluluktan yoksun güvenlik
şirketlerinin, devletlerin masuniyeti ile insan yaşamının kutsallığı
mevzusunda, farklı uygulamalara yol
açabileceği Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi sıkça görülebilecektir.
Şiddet ortamının getirdiği kontrolsüz davranışların, insanî bir felakete yol
açması, Amerikalıların övündüğü geleneksel değerlerinin sorgulanmasını da
beraberinde getirecektir.
-
“Ulusal güvenliği sağlamak” amaçlı askerî politikaların, salt maddi kaygılarla
hareket eden özel güvenlik şirketlerinin elinde, konumunu muhafaza amaçlı farklı
politikalara dönüşmesini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Detaya girmeden aklıma ilk gelen çekinceler bunlar. Küresel düzeyde
etkilerinin olacağını düşündüğüm özel güvenlik şirketlerinin kullanımının,
devletin temel niteliklerine aykırılığı ve kontrolünün sağlanamayacağı
kaygısıyla bir takım sıkıntılara yol açacağını düşünüyorum. Siz ne dersiniz.?
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
İngiliz tarihçi Eric John Ernest Hobsbawm, 1750-1950 arası dönemdeki Britanya İmparatorluğunun iktisadını öğrencilerine aktarmaya çalışmış bu eserinde. Dost Kitabevi Yayınlarınca Ocak 1987'de yayımlanan eserin tercümesini Yalçın Gülerman ve Abdullah Ersoy yapmış. Tarih üzerine birçok esere imza atan Eric J.E.Hobsbawm'ın birçok eseri de farklı yayınevleri tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.
Hobsbawm, Britanya'nın ilk sınai güç olarak yükselişini, daha sonra geçici öncülük ettiği Sanayi Devrimini ve bu devrimdeki egemenlik konumundan gerilemesini, ele aldığı dönem boyunca diğer ülkelerle olan ve oldukça özel nitelik taşıyan ilişkilerini ve bütün bu sürecin bu ülkenin insanları üzerindeki etkilerini bu eserde ifade etmeye çalışmaktadır.
Eserin muhtevası yazarın ifade ettiği gibi, okuyucunun bu dönem boyunca temel tarihi bilgiye sahip olduğu varsayılarak kaleme alınmıştır. Buna karşın, ekonomik gelişmenin doğası ve sanayileşmenin toplumsal boyutları, Sanayi Devriminin çıkış süreci, 19.yüzyılın son 30 yılındaki İngiliz ekonomisindeki aksaklıklar, iki dünya savaşı arasındaki krizler ve bu süreç boyunca emperyalizmin temel karakteri yazar tarafından yalın bir dille ele alınmıştır.
Yazar, eserde yer alan bilgilerin bugünü yansıttığını belirtmekte ve eserinde sorulara getirilen yanıtların ileride doğruluklarının kanıtlanacağını umduğunu belirtmektedir.
15 bağlantılı ve birbirinin devamı olan bölümden oluşan esere konu ile ilgili detaylara ulaşılabilmesi için ek bir okuma listesi ile çok sayıda tablo da eklenmiştir.
Sanayi Devriminin, insan yaşamındaki yazılı belgelere geçmiş en köklü dönüşüm olduğunu belirten yazar, bu süreci iyi değerlendiren Britanya'nın, evrensel bir etkiye sahip bir dünya gücünü elde ettiğini ifade etmektedir. Bu dönemde Britanyanın; dünyanın en büyük sanayi üreticisi, en büyük ithalat ve ihracatçısı, en büyük taşımacısı, en büyük emperyalisti, en büyük uluslararası yatırımcısı ve dünyanın tek donanma gücüne sahip devleti sayılabileceğini iddia etmektedir.
İmparatorluk olmanın avantajlarını ve serbest ticaretin sağladığı ayrıcalıkları, azgelişmiş bölgelerdeki tekelci egemenliğini (bu durum onları sanayileşmekten alıkoyuyordu.), ticaret ve taşımacılık gibi önde gelen sektörlerini yeni koşullara ayak uydurumaması sonucunda rakip devletlere kaptırdığını aktaran Hobsbawm, bu üstünlüğünü hala yakalayamadığını belirtmektedir. İngiltere'nin bu dönemini "Altın Çağ" olarak nitelendirmektedir.
Hobsbawm, köklü bir mirasa sahip Britanya sanayi gelişiminin, hızlı ve şaşırtıcı bir şekilde ilerleyen ülkeler için bir model olamayacağını söylemektedir. Sanayi Devriminin zorunlu ve geçici olarak kapitalist bir ekonomi ve toplum biçimi olan İngiltere'de gerçekleştiğini belirten yazar, bunun o dönem şartlarında kaçınılmaz bir sonuç olarak değerlendirmektedir.
Sanayi Devriminde Britanya'nın oynadığı rolü ve Sanayi Devriminin meydana geliş sürecini merak edenler açısından ilginç bir eser olabilir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Yine bir kitap tanıtımı için huzurlarınızdayım değerli okurlar. Şimdi tanıtmaya çalışacağımız kitabı peşinen diğerlerinden ayırmamız gerekiyor. Ankara merkezli Ayraç Kitabevi tarafından Ağustos 2008'de yayımlanan ve kendisini sosyalist bir aktivist olarak tanımlayan Amerikalı Jonathan Neale tarafından yazılan "Amerika'nın Derdi Ne?" isimli kitaptan bahsediyoruz.
İnsan hakları, barış, evrensel hukuk ilkeleri bağlamında Amerikan karşıtlığı temeli üzerine oturtulan eserde, aynı zamanda geniş bir coğrafyanın sorunu haline gelmiş kürtaj ve AIDS (eşcinsellik) gibi konularda yazarın özel ilgisine¹ (!!!) mazhar olmuştur.
Eser; kârlar, Amerika'da sınıf, muhalefet, grevler ve vergiler, Irak ve hapishane, aile değerleri, küreselleşme, savaş, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve AIDS, Seattle ve Afganistan ile Irak ve gezegen isimli başlıklardan oluşmaktadır.
Yazar, yazılan bir çok kitapta tabu olarak kabul edilmesinden dolayı kendisinden bahsedilemeyen, Amerikan halkının üzerine çöreklenmiş bir Egemen Sınıfın varlığını ve bu sınıfın kapitalist dünyanın gereklerine göre hareket ettiğini ifade ediyor. Neale'ye göre; Amerika tarafından yapılan insan hakları ihlalleri, egemen sınıfın çıkar ve kar güdülerini sekteye uğratacağından dolayı engellenemeyor.
Egemen sınıfın çıkar ve kar güdülerinin tatminine yönelik dünyanın dört bir yanında uygulanagelen ihlal ve çatışmacı yöntemler, sadece ABD dışındaki ülkelerde değil, aynı zamanda Amerikan halkı üzerinde de uygulanmakta ve eserde geniş bir şekilde yukarıda belirtilen konu başlıklarında anlatılmaktadır.
Jonathan Neale, bizim toplumumuzda da hoş karşılanmayan kürtaj ve eşcinselliğin makul bir tercih olduğunu ima ediyor. Bu fikirlerine katılmasam da kitabın diğer bölümlerinin gözden geçirilmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.
İyi okumalar, sağlık ve mutlulukla...
1. Bir çok başlığa daha az yer verirken, AIDS konusu 23 sayfada ele alınmıştır.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
14 Kasım 2009 günü İstanbul Bilgi Üniversitesinde Lisansüstü Konferansı düzenleyerek faaliyetlerine devam eden, köklü bir geçmişe sahip Siyasi İlimler Türk Derneğinin yayımladığı eserler itibariyle Türk siyasi hayatına büyük katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Yavuz Abadan, Sadun Aren, Fethi Çelikbaş, Turhan Feyzioğlu ve Seha L.Meray gibi tanınmış profesörlerin kuruculuğunu yaptığı dernek, kuruluş amacına uygun olarak birçok eseri bizlere ulaştırma misyonunu başarıyla yerine getirebilmiştir.
Bu eserler arasında blogumuzda tanıtmaya çalıştığımız Rupert Emerson'un "Sömürgelerin Uluslaşması", şimdi tanıtacağımız Juan J.Linz'in "Totaliter ve Otoriter Rejimler", kısa bir zaman sonra tanıtacağımız Seymour Martin Lipset'in "Siyasi İnsan" ve Zbigniew K. Brzezinski ve Carl S.Friedrich'in "Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi", Henry B.Mayo'nun "Demokratik Teoriye Giri", Deniz Baykal'ın Türkçeye çevirdiği Giovanni Sartori'nin "Demokrasi Kuram", gibi eserler dikkati çekmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz üzere tanıtmaya çalışacağımız eser, 1975 yılında Yale Üniversitesi profesörlerinden Juan Jose Linz'e tarafından yazılan, orjinal adı "Totalitarian and Authoritarian Regimes" olan ve Türkçeye Prof.Dr.Ergun Özbudun tarafından çevrilen "Totaliter ve Otoriter Rejimler" isimli dev eser. Hatırlayacaksınız Prof.Dr.Ergun Özbudun, aynı zamanda yeni T.C.Anayasası taslağının da mimarı olan kadronun temel taşı.
Vatandaşlarına karşı aynı görevle yüklenen devletlerin, bu görevleri farklı yönetim biçimlerinde yerine getirdiklerini görüyoruz ve okuyoruz. Feodalite sonrası sanayi toplumunda bir şekilde yönetimi ele geçiren liderler ve kadroları, toplumu aşırı uç rejimlere (totaliter ve otoriter) doğru dönüştürmeye çalışmıştır. Meşruluğunu geleneksel yerleşik sistemden, modernleştirici söylemlerden ve bürokratik-askeri yapıdan alan totaliter ve otoriter rejimler, devlet-toplum-insan dengesi üzerinde birbirine benzeyen mobilizasyon faaliyetlerinde bulunurlar. Bunun nedeni, değişik yönlerden gelen birbiriyle çelişik, açık ve gizli eğilimlerin ürünü olmalarıdır.
Eser, totaliter ve otoriter rejimleri tüm yönleriyle tahlil ederken, benzer yönlerini de ortaya koyuyor. Azınlıkların ve kısmi manada tüm toplumun hürriyetlerinin sınırlandırılması, çoğu zaman bunlara kesin hukuki sınırlamaların konulması ve konulan sınırların yorumunun bağımsız kurullardan çok yöneticilerin keyfi takdirlerine bırakılması bu yönlerden sadece bir tanesi.
Totaliter ve otoriter rejimlerin varlığının, dünya egemen devletlerinin ve çevre ülkelerin siyasetinden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini iddia eden yazar, kendi şahsında muazzam bir iktidar elde eden liderlerin meşruluğunu tesis etmek için dönüştürücü ideolojilerin varlığına ve kitlelerin mobilizasyonuna ihtiyaçlarının olduğunu vurgulamaktadır.
Kitabı incelediğinizde bugün bile güncelliğini yitirmediğini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarında (Örneğin 21 Kasım 2009 tarihindeki Kızılcahamam konuşması) üzerinde vurgu yaptığı metinlerden anlayabilmek mümkün.
Özellikle otoriter tek parti rejimlerinin ortaya çıkışı, sürekliliklerini sağlamak için izledikleri politikalar, dayandıkları sosyal taban ve bu tabanın mobilizasyonu gibi konuları merak edenler, bu eseri mutlaka okumalılar.
Ancak sahaflardan temin edilebilecek bu eseri, totaliter ve otoriter rejimlerin mantıksal analizini okumak isteyenlere tavsiye ediyoruz.
Eseri bizlere kazandıran Siyasi İlimler Türk Derneğine, Türkçeye çeviren Prof.Dr.Ergun Özbudun'a en derin hislerimizle teşekkür ediyoruz.
İyi okumalar...
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Değerli okurlar; şimdi sizlere üçüncü baskısı Haziran 2009’da Timaş Yayınlarınca yapılan ve ülkelerin davranış mekanizmalarını etkileyen faktörlerden birini (bence en önemlisini) inceleyen bir eseri tavsiye edeceğim. Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesinden Prof.Dr.Doğan Aydal tarafından kaleme alınan, yeryüzünde bulunan madenlerin neden olduğu savaşları konu alan bu eserin adı: “Maden Savaşları (Dünyanın Kara Talihi)”.
Haçlı seferleri sonucunda dünya zenginlikleri ve bilimsel ilerleme ile karşılaşan ve merak içinde kalan Avrupalı ülkelerin, bu zenginliklere ulaşabilmesi için önce Selçuklu Devletini arkasından da Akdeniz’i adeta bir Türk Gölü haline getiren Osmanlı İmparatorluğunu geçmesi gerekiyordu.
Deniz yoluyla alternatif güzergâhlar arayan Avrupalılar, gerekli para için vatandaşlarının dini duygularını istismar ederek “Hıristiyanlık dinini yaymak” gerekçesiyle para toplamışlar, ekonomik çıkar amaçlı seferleri için lazım olan parayı ancak bu yolla toplayabilmişlerdir.
ABD’nin ardından Vasco De Gama’nın Hindistan’a ulaşmasıyla başlayan keşifler Avustralya ve Yeni Zelanda ile devam etmiştir.
Altın, elmas, toryum, bor, krom, petrol, doğalgaz gibi doğal zenginliklerin gaspının getirdiği insanlık çilesinin anlatıldığı kitap, bu uğurda güçlü devletlerin uyguladığı cinayetleri, fiziki şiddeti ve siyasi/psikolojik taktikleri de anlatmaktadır. Maden varlığı nedeniyle zenginleşmesi ve refaha kavuşması gereken Kara Afrika’nın kara insanlarının aksine büyük yoksulluk ve acılar çekmektedir.
Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olmayı kafasına koymuş Batılı güçlerin uyguladıkları tipik bir taktik eserde zikredilmektedir; işgal edilen ülkelerdeki azınlık bir grubun kendi yanlarına çekilmesi ve onların lojistik desteklerini alarak, işgal edilen ülkenin idaresinin kolaylaştırılmasının sağlanması. Bu işlem iki temel şekilde yapılmaktadır; bunlardan ilki, onlara daha fazla imkân sağlamak, ikincisi ise bu azınlıktan seçtikleri kişileri o ülkede idareci konumuna getirmektir. Böl-yönet taktiği yani. Yazar, Çad’daki Müslüman-Hıristiyan, Ruanda’daki Tutsi-Hutu kabileleri arasında oluşturulan suni farklılığı bu taktik çerçevesinde çok güzel bir şekilde anlatmaktadır.
Yazar ayrıca, maden zenginliğine sahip Güney Afrika’daki ülkelerde Rusya tarafından desteklenen Marksist Leninist Kurtuluş Ordusu kurulduğunda, ABD ve Güney Afrika tarafından desteklenen bir başka hürriyet savaşçısı grubun hemen ortaya çıktığını da ifade etmektedir.
Prof.Aydal, maden savaşları ile AIDS arasında bir bağlantı olabileceği tezini gündeme getirmektedir. Bu hastalığın salgın olarak 1984-1985 yıllarında madence zengin ülkelerde aynı anda başlamasını, eşcinsel ilişki ile yayıldığının belirtilmesine rağmen hasta olan 25 milyon kişinin %76’sının kadın olmasının, virüsün siyah insanlarda %30-35 oranında bulunmasına rağmen beyazlarda sadece %0.6 oranında seyretmesinin dikkat çekici olduğunu iddia etmektedir.
Yazar, eserinde ayrıca Mavi Akım projesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı projesi, Kerkük’ün jeopolitik önemi, 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu ve bor madeni hakkında önemli değerlendirmelerde bulunmaktadır.
Okumaya değer bir eser olduğunu düşünüyorum değerli dostlar. Dilinin sadeliği ve konuların güncelliği nedeniyle fazla zorlanmayacağınızı tahmin ediyorum. Sağlık ve esenlikle hoşça kalın efendim…
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Birinci Dünya Savaşının sonuçlanmasına bir yıl kala dünya düzeninin yeniden şekillendiği bir sırada Mısır’ın İskenderiye şehrinde dünyaya gelen İngiliz tarihçi, Marksist Profesör Eric John Ernest Hobsbawn ve adı O’nun kadar bilinmeyen Terence Ranger’in birlikte derlediği bir eseri sizlere tavsiye ediyorum. Yalnız kitap ile ilgili bilgilere geçmeden, Hobsbawn’ın yazdığı onlarca kitaba bakarak İngiliz Marksistlerle Türk Marksistleri siyasal sistemin tanımı ve yorumlaması açısından aynı kefeye koymamanızı rica edeceğim.
Mehmet Murat Şahin tarafından Türkçemize kazandırılan ve Agora Kitaplığı’nca birinci basımı Eylül 2006’da yapılan bu eser Avrupalıları olduğu kadar benzer bir dizayna tabi tutulan bizleri de çok yakından ilgilendiriyor. “Geleneğin İcadı” isimli bu eser, altı ayrı yazarın biri giriş olmak üzere yedi ayrı tebliğinin derlenmesinden oluşuyor.
İcat edilen gelenekler bağlamında; İskoçya’nın Highland geleneği, romantik dönemdeki Gal kimliğinin keşfi, 19.yy.ın ilk yarısında Britanya Monarşisi geleneklerinde icat edilen köklü değişimler, İngiliz Kraliçesi Victoria döneminde sömürge Hindistan’ında ve Afrika ülkelerinde otoriteye hizmet etmek için icat edilen gelenekler ve son olarak 1870-1914 yılları arasında Avrupa’da icat edilen seri üretim gelenekler kitapta eserde yer almaktadır.
Geçmişe kuvvetlice referans yapılarak otoriteyi kuvvetlendirmek amacıyla yakın zamanlarda icat edilmiş geleneklerin anlatıldığı eserde, devletlerin neden böyle bir icada başvurduğu da satır aralarında yer almaktadır.
Dünya siyasal sisteminin değişiminin gerçekleşip toplumsal hızlı dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde; “eski” geleneklerin tasarladığı toplumsal kalıpların zayıfladığı, yeni kalıpların gereklerine uyum sağlayamadığı ve beklenen kurumsal katkıyı vermediği görülmüştür.
Dolayısıyla devletler; değişen pratik ihtiyaçları karşılamak üzere, kurumsallaşarak kitlelere mal olan, hızla tabana yayılan, tarihsel geçmişle bağlanarak süreklilik oluşturan bu geleneklerin varlığına ihtiyaç duymaktadır.
Zoraki rutin tekrarlamalarla kendi geçmişlerini oluşturacak olan icat edilmiş yeni gelenekler, toplumsal bilincin oluşumunda ve toplum katmanlarının birbirine bağlanmasında önemli derecede katkı sağlayacaklardır.
Yeni sembollerin boy göstereceği zengin ambarlardan, yeni ulusal marşlar, bayraklar, armalar, parlak kumaştan kıyafetler, bando ve zengin görselliğe sahip törenler ve daha bir sürü icat edilmiş suni uydurma pratik merkezi otorite tarafından sahaya sürülecektir.
Hobsbawn gelenekleri; (a) Toplumsal beraberliğe katkı sağlayıp grup aidiyeti oluşturan gelenekler, (b) Kurumları, statü ve otorite ilişkilerini oluşturan veya meşrulaştıran gelenekler ve (c) Ana amacı toplumsallaşma, inançların, değer yargılarının ve davranış teamüllerinin aşılanıp aktarılması olan gelenekler olmak üzere üçe ayırıyor.
Hak ettiği gerçekliğinden koparılarak, bir ulusun ya da bir hareketin ideolojisi veya bilgi sermayesinin parçası haline getirilen tarihin halkın hafızasında saklanan tarih olmayacağı, işi bunu yapmak olanlarca seçilen, yazılan, resmedilen, popülerleştirilen ve kurumsallaştırılan bilgi paketlerinden oluşacağı ifade edilmektedir.
Eserde Gal kimliği konusunu masaya yatıran Prys Morgan, kendine güvenin kaybolmasının temelinde tarih bilincinin yitirilmesinin yattığını belirtmektedir.
19.yy.ın ilk yarısında Britanya Monarşisi geleneklerinde icat edilen köklü değişimleri inceleyen David Cannadine, “Modern toplumlar hala mite ve ayine ihtiyaç duyuyorlar. Bunu da monark ve ailesi sağlar”. tezine dayanak olarak Kraliçe II.Elizabeth’e yapılan abartılı popüler ritüelleri göstermektedir.
Eserde, otoritenin sağlanmasında geleneğin icadına ilişkin bariz bir örnek olarak Hindistan tasvir edilmiştir. Babürlülerden devralınan Hindistan’ın, Britanyalılar tarafından “modernist” bir idareyle yönetilecek olması nedeniyle yeni bir tür medeni ya da kamusal düzeni amaçlayan ilkelerin geliştirilmesi gerekeceği vurgulanmaktadır. Britanyalılarla işbirliği yapan bölgesel hükümdarlar ve halkları arasında, hakimiyetin tam anlamıyla kabulü, sadakat ve otoritenin sağlanabilmesi ve etkili olabilmesi için bunların sembolik usullerle hayata geçirilmesi gerektiğini fark ettiler. Bunun için Hindistan genel valilerinin ve kahramanların geliş ve gidişleri, İngiliz krallarının doğum, ölüm ve taç giymeleri, sadık Hintlilere sunulan madalyaları konu alan törenleri icat ettiler. Hatta Hintlilere özgü bir asilzade sınıfı oluşturmaya bile çalıştılar.
Değerli dostlar, kitap ile ilgili dikkat çekici ayrıntı o kadar çok ki, burada hepsinden bahsetmeye yerimiz yetmeyecek. Siz yine iyisi mi, kitabı temin edip okumaya bakın.
“Geleneğin İcadı”nı dikkatle okunması gereken bir eser olarak değerlendiriyorum. Siz ne dersiniz.?
İyi okumalar……
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Nisan 2001 Ay’ı, biraz sonra detaylarını aktarmaya başlayacağımız mükemmel bir başyapıtın Türk okurlarının hizmetine sunulduğu heyecan verici bir ay olarak dikkat çekiyor. Bilimsel üretkenlik adına, eserleri ile evrensel anlamda verebilecekleri bir mesajı bile olmayan çoğu Türk akademik personelinin tersine tüm evrene hitap eden, Türkiye’nin tarihsel birikimlerinin dönüşüm gücüne yapabileceği katkıyı anlatan, aktif bir uluslararası ilişkiler politikası çerçevesinde dinamik bir stratejik yaklaşımı öngören bir eser ve bir akademisyenimiz var.
Tahmin ettiğiniz gibi Türkiye’nin uluslararası konumunun anlatıldığı bu eser “Stratejik Derinlik”, yazarı da Prof.Dr.Ahmet Davutoğlu. Küre Yayınlarının birinci kitabı olarak yayımlanan esere olan ilgiyi anlamanız için 2007 başlarında 21’inci basımının yapıldığını yazmam yeterlidir sanırım.
Siyaset tarihimizin yeni yüzü Adalet ve Kalkınma Partisinin teklifi ile siyasi (kendi deyimince ahlakî ve bilimsel) sorumluluk¹ üstlenerek 2002 yılından bugüne uluslararası ilişkiler alanındaki tecrübe ve birikimini Türkiye'nin hizmetine sunan Prof.Dr.Ahmet Davutoğlu, strateji teorisyenliği ve vizyoner kişiliği ile Türkiye'nin Kissinger'i tanımlamasına maruz kaldı.
Sn.Davutoğlu, sorumluluk alması ile ilgili olarak; “İçinde yaşadığınız toplumun başına gelen tarihi acı olaylar karşısında kendinizi bu geçmişten soyutlamazsınız. Aksi halde, yaşanmış acıların izlerini bıraktığı bu ruha karşı kayıtsız kalarak ülkenin kaderine yabancılaşarak sıradan bir gözlemci durumuna düşersiniz.” açıklamasını yapmaktadır.
Eserde genel hatlarıyla değinilen konuları belirtmeye başlayabiliriz artık.
Ortak, zaman, mekan ve tarih idrakinden kaynaklanan güçlü bir kimlik ve aidiyet hissine sahip olan ve bu his ile psikolojik, sosyolojik, siyasi ve ekonomik unsurları harekete geçirebilen kültürel yapısı oturmuş toplumların sürekli yenilenebilen stratejik açılımlar gerçekleştirme imkanına sahip olduğu belirtilmektedir.
Davutoğlu, bir anlamlandırma çerçevesi, bir yön ve bir duruş sahibi olmadan görüneni görünmeyen boyutlarıyla açıklamanın mümkün olmadığını ifade ediyor. Derinliğine bir analiz için, statik resimlerin anlık, manipülatif ve aldatıcı görüntülerinin tesiri altında kalınmaması, tek boyutlu tasvir kolaycılığından kaçınmanın gerekliliğini vurguluyor.
Dış politikaya yön veren seçkinlerle ilgili olarak Davutoğlu şu tespitleri yapmaktadır:
Siyasî irade yetersizliği nedeniyle dış siyasetini konjonktürel dalgalanmaların akışına bırakan ve zamanlama kabiliyetini kaybetmiş ülkeler, başkalarının belirlediği gündemlere anlık tepkilerin gösterildiği karmaşık ve çelişik bir tablonun esiri olurlar. Bu tabloya sebep olan seçkinler, kritik dönemlerde ön plana çıkıp belirleyici olmaktan çok, fark edilmemeye ve inisiyatif kullanmamaya şartlanmışlardır. Yeni mesuliyetler getireceği için edilgen olmayı daha emin ve risksiz bir siyaset olarak gören gösterenler, gündemler belirlendikten sonra sahneye çıkarak müzakere masasının bir ucuna ilişmeye çalışırlar. Ne olayların merkezinde olmanın verdiği güven hissine, ne de seyirci olmanın rahatlığına sahiptirler. Davranışlarına, saygı görmenin getireceği mesuliyetlerden kaçınmak ve kaale alınmamaktan korkmak arasında gidip gelen ürkek bir tavır hakimdir. Bunlar, en güçlü oyuncunun gölgesinde kalmanın en güvenilir yol olduğuna kendilerini inandırırlar.
Piyonlar savaşındaki ufak başarıları bir zafer edasıyla kutlayarak atların, vezirlerin, şahların arenasında olamamanın getirdiği kimlik zaafını gizlemeye çalışırlar. Oyunun ölçeklerini değiştirebilecek nitelikte olan kimlik ve güçlerini hatırlatan her olgudan ürkerler. Onlar için tarihin birikimi değil, “fatura”sı, coğrafyanın stratejik potansiyeli ve zenginliği değil , büyük oyunların oyuncularına sunulacak kozları vardır.
Kendi insan unsuruna güvenmeyen bir devletin stratejik ufuklara açılması, toplumun potansiyelini motive edecek taktik hedefler ortaya koyması, bu hedeflere uygun araçları doğru bir zamanlama ile devreye sokabilmesi mümkün değildir.
Bir stratejik gücü oluşturan bütün unsurları dinamik bir şekilde yorumlayabilecek, değişen uluslar arası konjonktüre uyumlu hale getirebilecek, değişik güç unsurları arasındaki koordinasyonu sağlayabilecek, kademeli güç stratejileri gerçekleştirebilecek donanımlı ve ufku açık bir insan unsuru olmaksızın Türkiye stratejik yönelişini gerçekleştiremez.
Türkiye’nin ulaşabileceği güç potansiyeli olabileceğinden daha düşük düzeyde gösterilerek Türkiye dışında oluşmuş bulunan güç merkezlerine endeksli politikalar meşru kılınmaktadır.
Osmanlının güneyindeki ülkelere hükmettiği 500 yıl boyunca sahip olduğu güçlü tarihi birikimine rağmen, Türkiye, bugün bölge ile ilgili politikalarını, bölgede sadece 50 yıllık geçmişe sahip İsrail’in stratejilerine endeksleyen bir görüntü vererek bölge ile yeni bir yabancılaşma süreci içerisine girmiştir.
Davutoğlu’na göre; Osmanlı-Türk stratejik bilincinin ana unsurlarının süreklilik ve değişim yönleriyle yeniden tartışılması yüzleşilmesi gereken en önemli meselelerden biridir.
Türkiye, tarih bilinci ve hafızası derin toplumların yaptığı gibi, olağanüstü zafer söylemlerine de sükut-ı hayal psikolojilerine de değer vermemelidir. Tarihi tecrübenin kendisine sunduğu verileri bir nakış gibi işleyerek geleceği dokumalıdır.
Türkiye’nin son yıllarda Balkanlar ve Kafkaslarda müdahil olduğu birçok bölgesel meselenin temelinde tarihi mirasının izleri bulunmaktadır.
Sn.Davutoğlu, aynı nehirde aktığını ifade ettiği milletine hediye ettiği bu eserin, zaman idraki açısından tarihten geleceği, mekan idraki açısından da merkezden çevreye stratejik bir köprü olmasını temenni etmektedir. Bu söz üzerine bize de katılmaktan başka ne kalır ki.?
Alanındaki rakipsiz bu eseri, mutlaka okumalısınız değerli dostlar.
¹ Kolaycı yaklaşım yerine sorumluluk kabul etme noktasında takdir edilecek diğer insan İlber Ortaylı’dır.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
« Önceki ::